İnsan elinden çıkan ‘bitmiş bir eser’ yoktur

Usta çizer Hasan Aycın’ın çizgileri kadar hayat hikâyesi de ilginç. O, insan soyunun serüvenini anlattığı çizgisinde kendi yerini, zamanını arıyor. Kimi zaman Hanzala’nın

dönük sırtında, kimi zaman kanayan bir gülde…

Hz. Âdem’den günümüze kadar birbirine katışıp zenginleşerek meydana gelen bir tablo düşünün. İnsanların hayat hayat kendini, yani şimdiki insanı dünyaya taşıdığı bir manzara çıkar karşınıza. Bu, kopukluğu olmayan özel bir çizgidir ve her insan için bunlar birbirine akrabadır. Yani insan soyunun çizgileridir, hepsi Hz. Âdem’de birleşir. Hasan Aycın’ın eserlerinin bütünü de kaynağını buradan alır. Esasında tek bir çizgidir onun 30 yıllık serüveninin ürünleri. Doğumdan ölüme, Âdem’den sonsuza giden… Kendi ifadesiyle, insan soyunun serüvenidir bu. Cennetten başlayan ve yeryüzünden sonra da sürecek olan bir süreç. Peki, Hasan Aycın nerededir bu çizgi üzerinde? “Ben burada kendi yerimi, zamanımı ve coğrafyamı arıyorum. Çevremi sahiplenmeye çalışıyorum ki, geleceğimi güvende hissedebileyim.” cevabı, usta çizere ait.

Geçen ay Aycın’ın çizgilerinin bir bölümünü 30. sanat yılı sebebiyle CRR’de görme şansına sahip olduk. Bu vesileyle yıllardır çizgileriyle anlamaya çalıştığımız sanatçıya ve ilginç hayat hikâyesine daha yakından bakmayı fırsat bildik. Anladık ki, onun çizgilerinin hayatından, hayatının duasından bir farkı yok…

Hasan Aycın, 1955’te Balıkesir’in Aslıhantepecik köyünde hayata gözlerini açar. O dünyaya geldiğinde evin birinci oğlu öleli üç ay olmuştur. Annesinin vefat eden oğluyla kaderleri benzeşir korkusuna rağmen, kardeşinin sadece giysilerini değil adını da alacaktır. Yıllar geçer, yaşıtları yürür ama evin oğlu bir türlü yürümez. Bunun üzerine doktorların kapıları aşındırılır. Fakat çok da iç açıcı cümleler duymayacaklardır. Oğullarının yürüyemeyeceği ve bacaklarının kesilmesi gerektiğini söyler doktorlar, aksi takdirde hayatı risk altındadır. Aile bu acı haberle irkilir, lâkin böyle bir operasyon için gerekli nakitleri yoktur. Yeşil gözlü çocuğun öleceği korkusu evin duvarlarına yıllarca siner. Hasan Aycın’ın o yıllara dair hatırladıkları arasında dedesinden ninesinden dinlediği masal ve ilahilerin yanında, ‘komşu çocukları seyretsin’ diye bahçedeki dut ağacının gölgesine oturtulduğu günlerden kalma uzun gözlemler de vardır.

Hasan Aycın’ın ayakları üzerinde durabilme hikâyesi de ilginçtir. Bir gün köylerine gelen ihtiyar bir kadın, hazırlayacağı ilaçların çocuğu iyileştireceğini söyler. İlaçlar hazırlanır, yaralara sürülür, acılı bir bekleyişin ardından yavaş yavaş iltihaplar kurumaya başlar. İlkokul çağı geldiğinde, birinci sınıfa teyze oğlunun sırtında gidip gelir. Okul çıkışlarında bir çanta üzerine oturtularak, oynanan maçları izlemeye mecbur bırakılır. Teyze oğlu oyuna dalar, Aycın ise eve gitmek istemektedir. O güne kadar denemediği bir şeyi yapma arzusu doğar içinde. Duvara tutunarak kalkmaya çabalar ve ağır ağır hayata doğru ilk adımlarını atar. İlkokul ikinci sınıfa yürüyerek gidecektir artık. Daha sonra imam hatip, ardından Bursa İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ndeki yıllar gelir.

Hasan Aycın yürüyordur ve çizgi yolunun üstündedir. Çizgi onun elindeki bir asa gibidir. Dünya yolculuğunu kolaylaştıran, kâh dayandığı, kâh omuzlarına aldığı bir yol arkadaşı… Çizgilerinin şekillenmesinde çocukluğunda yaşadıkları ve gördüklerinin de etkisi büyüktür. “Çocukluğumdaki tabloları ilk günkü gibi korumaya çalışıyorum. Doğal ortamda gördüklerimle anlatmaya gayret ediyorum her şeyi. Kullandığım simgeler son derece yalın; ağaçlar, kuşlar, bulutlar, taş toprak, hep o günlerden kalan canlı izlenimlerdir. Sıkışmış bir şehir hayatında büyüsem farklı bir Hasan Aycın olurdum şüphesiz.”

Aycın’ın ilk defa 1978’de Yenidevir’de çizgisi yayımlanır. Fakat onun için çizgi hayatı İsmet Özel ile karşılaştıktan sonra belirginleşir. Çalışmalarına değer verildiğini görmesi ve albüm çıkarmasının önerilmesi Aycın’ın istikametini netleştirir. Böylece yıllar içinde Bocurgat, Gece Yürüyüşü, Asâ, Kulbar, Gözgü, Ahzan çizgi albümleri yayımlanır. Lâkin Aycın anlatmak istediklerine bir vakit sonra sadece çizgiyle yol bulamaz, yazıya ihtiyaç duyar. Alpembecik Gülpembecik masal kitabı, Esrarname, Sahipkıran romanları ve Müşahedat anı yazıları bu şekilde gün yüzüne çıkar.

Yine de çizginin her zaman farklı bir anlamı vardır Aycın için. Yunus Emre’nin ‘Ya ben öleyim mi söylemeyince’ sözleri tam da hâline denk düşer. Onun için çizgi artık bir dildir, kendini ifade edebildiği önemli bir alandır. Başlarda İslamiyet’te yer alan tasvir yasağından dolayı kendini çizmekten alıkoymaya çalışır; ama başaramaz. Yeni yöntemler arayışına girer. Mesela daha kopuk kopuk çizer, çizgi parçalarına tek tek bakıldığında ortada bir şey yoktur. Fakat bunu sürdüremez: “Tasvir konusunda kendi adıma çekince safhasını atlattıktan sonra, biraz daha detaylar girdi çizgime; fakat gerekli olmadığı sürece hiçbir zaman kullanmadım. Karikatürün Batılı, benim de Doğulu olduğumuzu biliyorum. Ben vazgeçmeyeceğime göre bu sanatı kendi değerlerim açısından iyileştirmem lazımdı ve belki bunu yapabildim. İnsanların ‘özgün’ diye gördükleri galiba bu arada ortaya çıktı.”

Bir çizer nasıl oturur masasının başına, kalemi eline alıp nasıl çıkar çizgi yolculuğuna? Birden bir konu gelir ve Hasan Aycın onu çizmek zorunda kalır. Bir an da olabilir bu, yıllarca da sürebilir. Senelerce uğraşması sonucunda ortaya çıkan çizgilerinden bir örnek veriyor. Onun en çok akılda kalan çizgilerinden biri bu, Sezai Karakoç’a ithaf ettiği. Yıllarca uğraşır bu çizgi için. Zihnini kurcalayan soru şudur: “Neden ilk gelen ayetlerde Allah hep kalemle yazmayı öğrettiğinden söz eder?” Öğrencilik yıllarında Sezai Bey’in kitaplarını okudukça çizgi açılır ve rahatlar, çizer. Bunun üzerine Karakoç’a adanır eser. Yine de çizmeye çalıştığı hâlde yıllardır gerçekleştiremediği eserler var Aycın’ın.

Bir mekân ya da ısı değişikliği, yüze gelen bir serinlik, değer verdikleri, okuduğu kitaplar… Bir şekilde sanatçı hep etkilenir. Duyduğu, kokladığı, dışarıdan aldığı tüm etkileri içinde yoğurduktan sonra dışlaştırma ihtiyacının bir ürünü Aycın’ın çizgileri de. Gözüyle gördüğü, kulağıyla işittiği ne varsa onu içine alır ve iç gözüyle görmeye çalışır. Sonra bir yorum çıkar ortaya ve onu dışlaştırır. Çizgi, onun sözü, şunun cümlesi olmaktan bahsedilemeyecek bir şeydir artık Aycın’a göre: “İnsan içinde bir sır havuzu vardır, o dolmadıkça taşmaz, her şey o havuzda birikir, taşan ise eserdir. Hamule, havuzun muhteviyatı hep onda kalır. Öyle olursa zaten sızdırmamaya güç yetiremez.”

ÇİZGİLERLE EDİLEN BİR DUA

“İnsan elinden çıkan bitmiş bir eser yoktur, her eser tamamlanmamıştır, bunu hep içimde duyar ve hissederim.” diyor Hasan Bey. Bu sebeple genellikle bittiğini düşündüğü çalışmaya tekrar geri dönmese de bazen yıllar sonra tekrar aynı çizgileri çizme ihtiyacı duyuyor: “Beşeriz tabii, doğru zannettiğimiz hâlde yanlış yapmış olabiliriz ki böyle bir his varsa zaten eksiktir. Niye istiğfar ediyoruz?”

Fiilî duanın önemine değiniyor Aycın, çizgilerini de fiilî dua olarak görüyor. Dua sadece elleri göğe kaldırarak Allah’a yakarmaktan ibaret değil. Her hâlimizle dua hâlindeyiz esasında. Fakat bunun günümüzde ıskalandığı da bir gerçek. Kategorik yaşadığımız için her meşgalemizin zamanı ayrı, dualar da bu tasniften nasibini alıyor. Aycın’ın hayatı duasından, çizgisinden ayrı görülmüyor. Belki de bunun için hem sözlerinde hem de çizgilerinde kendini bu kadar yalın ifade edebilme gücüne sahip.

‘İnsan hangi dünyaya kulak kesilmişse ötekine sağır!’ der İsmet Özel bir şiirinde. Hasan Aycın’ın çizgilerinde de onun kulak kesildiği, gördüğü, duyduğu, dinledikleri var. Hayat tarzı ve kendine çizdiği yol üzerinde gidiyor onun kalemi. Çizgilerinde 30 yıldan bu yana nasıl bir değişim gördüğünü, hangi konulara yöneldiğini sorduğumuzda, dünyaya ilgisinin artıp eksilmesine paralel konulara yaklaştığını dillendiriyor. “Öğrencilik döneminde, dünyadan aldığımız sınırlı haberler sebebiyle çizgilerim farklıdır. Hayatımıza televizyon, internet girdikten sonra dünyanın her tarafından haberdarız, olup bitenler sizi ister istemez ilgilendiriyor.”

HAYATIM BOYUNCA HİÇBİR ŞEMSİYE ALTINDA KALMADIM

Çizgileriyle bütünleşmesi gerektiğine inanıyor Aycın, bilgisayarı tercih etmemesinin sebebi araya bir mesafe koyması. Aycın’ın yıllardır uzak durduğu şeyler arasında mizah dergileri ve yarışmalar da var. Bunların eserlerdeki özgünlüğe müdahale ettiğine inanıyor. Genç çizerler arasında Aycın’a göre kendi çizgisinin devamı niteliğinde bir serpilme yok. Çok da ilgisini çekmeyen tarzlarla karşılaşıyor. Genç çizerlerde genelde gördüğü en büyük eksiklik, özellikle İslami birikimlerinin yetersizliği. Bahsettiği, günü kurtaracak kadar bilgi değil, zira eline kalem alan ve duruşuyla artı bir şey yapmak isteyenlerin eksta bir çaba sarf etmesi gerekiyor. Bir diğer nokta da çizerin kendini dışarıdan gelen tüm imkânlara kapatabilmesi. Şu yarışmaya, gazeteye malzeme üretmek kaygısıyla değil, kendi çizgilerini çizebilmek önemli. Birçok karikatüristin bu şekilde tüketildiğine değiniyor. Kendini şanslı görüyor Hasan Aycın. Çizerliğinin ilk yıllarında İsmet Özel’in bu konuda dikkatini çekmesini şimdi büyük nimet olarak görüyor. “Beni bir kenara çekti ve ‘Ne yapıyorsun sen? Sana ne gazetenin çizgilerinden, sen kendi çizgilerini çiz!’ dedi. Çok şükür beni birileri başlarda uyarmış. Benden şu isteniyor, kaygılarıyla çizseydim sadece çizgi malzemeleri hazırlayan biri olurdum. Ama böylesi de zor, hiçbir şemsiye altında kalmazsanız hep ıslanırsınız. Ben hayatım boyunca hep ıslandım.”

Otuz yılın sıkılan damlaları, sızıntıları Aycın’ın eserleri. Ona göre Allah’ın hatırını gözeterek çizebilmek en önemlisi. Besmeleyle işin başına oturabilmek… Bir kuzu, tavuk besmele ile kesildiğinde helal, aksi takdirde haram oluyor. Eşler Allah’ın adına söz vererek birbirinin helali oluyor. “Yahu bu yaptığımız, ömrümüzü heder ettiğimiz, yazdığımız çizdiğimiz neden besmelesiz olsun.?” diyor usta çizer ve Bediüzaman’ın sözünü hatırlatıyor: “Ey insan eğer insan isen ‘bismillahirrahmanirrahim’ de.” En azından ünsiyeti olan kişilerde bu hassasiyeti görmek istiyor.

Dervişlik hâli ile sanatçılık arasında ince bir çizgi var Aycın’a göre. Onun karakterinde, konuşmasında, çizgilerinde ve tüm eylemlerinde de bu hassasiyeti göze çarpıyor. Hâlâ ilk çizgisini çizmemiş gibi bir duygu hâkim onda. Görüşmeyi yaptığımız sergi salonunu gösteriyor bize. Kendi sergisini gezdiğini ve bazı çizgilerine hayretle baktığını anlatıyor. Sergi salonunu dolaşanlar ile arasında pek fark olmadığına inanıyor: “Onlar çizildi bitti, yeni ne çizeceğim bilmiyorum, nasip olursa çizeceğim. Yoksa en son çizgimi çizdim demektir. Böyle bir duyguyu yaşamam doğal değil mi sence? Hayırlı bir iş yapıyorsam, elimden o geliyorsa, elimde kalem olduğu sürece, yeryüzünde ölünceye kadar bu nimetin sürmesini isterim.”

Hasan Aycın’ın kendi gibi çizgileri de dua hâlinde, ona ulaşanlar vesilesiyle âmin bekliyor. Kimi zaman içinde olduğumuz acınası insanlık hâllerimize, kimi zaman ülkenin ve coğrafyanın kanayan yaralarına…

Reklamlar
Etiketler , , , , , , , , , , , , ,

One thought on “İnsan elinden çıkan ‘bitmiş bir eser’ yoktur

  1. ahmet çakıl diyor ki:

    Hasan AYCIN camiada bir üstadtır. Değerleri olan, kuralları olan, değerlerinden ve kurallarından asla taviz vermeyen bir karikatüristtir. Şöhreti sevmeyen, neredeyse hiç konuşmayan, fakat çizgilerini albümleri ile konuşan bir çizerdir. Çizgileri mükemmel, yorumları da mükemmeldir. Örnek alınması gereken bir insanlığı da vardır. Allah selamet versin.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: